ÖĞRETMENLER İÇİN

» Karne Görüşleri

» Konuşma Metinleri

» Ders Kesim Raporları

» Proje Konuları

» Performans Görevi Konuları

» Dilbilgisi Konuları

» Matematiği Sevdirmenin Yolları

» Okuma Alışkanlığı Kazandırma

» Eğitici Oyunlar

REHBERLİK ETKİNLİKLERİ

» 1.Sınıf Rehberlik Etkinlikleri

» 2.Sınıf Rehberlik Etkinlikleri

» 3.Sınıf Rehberlik Etkinlikleri

» 4.Sınıf Rehberlik Etkinlikleri

» 5.Sınıf Rehberlik Etkinlikleri

» 6.Sınıf Rehberlik Etkinlikleri

» 7.Sınıf Rehberlik Etkinlikleri

» 8.Sınıf Rehberlik Etkinlikleri

BİLİM VE TEKNOLOJİ

» Türk Bilim İnsanları

» Bilim İnsanları ve Çalışmaları

» Bilim İnsanları ve Buluşları

» İcatlar ve Buluşlar Tarihi

» Buluşlar ve Hikayeleri

» Önemli İcatlar

» İcatlar ve Mucitleri

» Türk Mucitler ve İcatları

» Türklerin Yaptığı İcatlar

» 20.Yüzyılın İcatları

» Yüzyılın Buluşları

TÜRKÇE

» Türk Dilleri Ailesi

» Türkçenin Tarihi Gelişimi

» Şiir Bilgisi

» 100 Temel Eser Listesi

» Anlatım Biçimleri

» Kitap Özetleri

» Noktalama İşaretleri

» Yazım Kuralları

» Kompozisyonun Tanımı-Çeşitleri

» Kompozisyon Nasıl Yazılır

» Kompozisyon Konuları

» Kompozisyon Örnekleri

EDEBİYAT

» Edebiyat

» Pratik Edebiyat Bilgileri

» Türk Edebiyatının Dönemleri

» Türk Edebiyatında Roman

» Türk Romanı Kronolojisi

» Türk Edebiyatı Roman Özetleri

» Dünya Edebiyatı Roman Özetleri

DENEYLER

» Vücudumuzla İlgili Deneyler

» Bitkilerle İlgili Deneyler

» Biyoloji Deneyleri

» Diğer Deneyler

MÜZİK

» Müzik Nedir

» Müziğin Tarihçesi

» Genel Müzik Bilgisi

» Müzik Terimleri Sözlüğü

» Türk Müziği Çalgıları

» Türk Halk Müziği

» Türk Sanat Müziği

» Yurdumuzun Ünlü Müzisyenleri

EĞİTİCİ BİLGİ

Dünyada İlkler Tarihi

DÜNYADA İLKLER TARİHİ

İlk Yazı

M.Ö. 45.bin yılında yaşayan insanlar, düşüncelerini kayaların ve mağara duvarlarının üzerine resimlerle yansıtmayı öğrendiler. Son Buzul Çağı'nda yaşayan atların, bizonların ve boğaların resimlerini içeren mağaralar, İspanya'nın Altamira ve Fransa'nın Lascaux yörelerinde ortaya çıkarıldı.
Bu resimlerin yazıya dönüşebilmeleri için aradan yüzyıllarca yıl geçmesi gerekti. M.Ö.
20 bin ve 6500 yılları arasında insanlar, yumuşak taşlan ve kemikleri kullanmaya başladılar. Fransa’nın İspanya sınırına yakın bölgesindeki Ariege yöresinde bir mağarada, çizildikten sonra kırmızı ve siyaha boyanmış geometrik şekiller bulundu. Afrika'nın çeşit li kesimlerinde bulunan üzerleri çizilmiş kemikler, kuşkusuz bir dönemin belgeleriydi.
Sümerce, yazıya dökülebilen ilk dil oldu. Ama belirli bir alfabesi de yoktu. Basit resimler halinde yazılan Sümerce metinlere Irak'ta, Basra Körfezi'nin yakınlarında rastlandı. Bu metinler, M.Ö. 3500 yılından kalmaydı.
Sümerler, çivi şeklinde ve üçgen iz bırakan bir aygıtla, balçık ve kil tabakalarından yaptıkları plakalar üzerine yazılarını yazdılar. Sonra bu küçük tabletler, güneşin altında pişirilerek kurutuldu. Binlercesi, en küçük bir hasar görmeden günümüze kadar ulaşabildi. Bunlardan bazılarında, Sümer din adamlarının ekonomik işlevlerini gösteren altın, kumaş ve inek listeleri vardı. Sümerlerin ekonomik etkinlikleri, çevrelerindeki Persleri. Babillileri ve Asurluları da çivi yazısını öğrenmeye itti.
Mısır'da belirli sembollerin belirli sözcükleri ve sesleri simgelediği hiyeroglif yazıları, M.Ö. 3000 yılından itibaren kullanılmaya başlandı. Düşünceler ya da öyküler, resimlerle yazılan bir tür steno tekniğiyle anlatılıyordu. Örneğin gövdesi olmayan bir çift bacak, "gitmek" sözcüğünü simgeliyordu. Başsız iki göz, "görmek", kapalı bir çift göz de "ağlamak" anlamındaydı.
Mısırlılar, papirüsü bulduktan sonra, hiyeroglif alfabesindeki şekilleri de kalemle ya da fırçayla yazılabilecek şekilde değiştirdiler. M.Ö. 700 yılında hiyeroglif yazısı üçüncü evrimini gerçekleştirdi ve ortaya çıkan son biçim; modern Arap alfabesinin de temelini oluşturdu.

İlk Yel Değirmeni

Buharlı makinenin bulunmasından önce, rüzgâr, su ve hayvan gücü insanlığın hizmetindeydi. Suyla çalışan değirmenler çok daha güçlüydü, ama onları döndürmeye yetecek büyüklükte akarsulardan yoksun olan yerlerde, yel değirmenleri etkin oldu. 1840 yılında, İngiltere ve Galler'de 10 bin, Hollanda'da ise 7 bin yel değirmeni vardı. Bu aygıtlardan, un üretiminde olduğu kadar, maden çıkarımında, su iletiminde ve ağır cisimlerin kaldırılmasında da yararlanılıyordu. Ayrıca, ağaç kesmeye yarayan hızar makinelerini de yel değirmenleri aracılığıyla çalıştırmak mümkündü.

Rüzgârın yarattığı enerjiyi üretken hale getiren buluşlar, her zaman memnunlukla karşılanmadı. 1581'de bu enerjiden yararlanmayı akıl eden Hollandalılar, işsizliğe yol açmakla suçlandılar. 1768'de de bir grup işçi, rüzgâr gücüyle çalışan bir hızar makinesini parçaladı.

Yel değirmenlerini çalıştıran insanlar, yeni birtakım ölçeklerin de doğmasına yol açtılar. Çünkü tahılını öğütmek üzere değirmene götüren herkes, elde edilen unun belirli bir bölümünü değirmen sahibinin "hak" olarak alıkoyacağını biliyordu. Bu hakkın miktarını saptamak üzere de, değirmenciler belirli hacimlerde ölçekler geliştirdiler. Örneğin, 1558'de Liverpool yöresindeki bütün değirmencilere, ölçeklerini Belediye Başkanı'na götürüp doğruluk derecelerini kontrol ettirmek zorunluluğu getirildi. Bunu yapmayanlara belirli para cezaları uygulandı. Bu uygulama bir anlamda dünyada, ağırlık ve hacim ölçen aygıtların ilk denetimi ve ayarlanması olarak kabul edilir.
19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, yel değirmenlerinin önemlerinde bir azalma başladı. Ama rüzgâr gücü, yine de birçok alanda insana yararlı olmaya devam etti. Amerika'nın batı kesimlerinde, demiryolu şirketleri, yel değirmenlerinden lokomotifler için su çıkarılmasında yararlandılar. Yerliler ise, sulama işlerinde bu aygıtlardan büyük faydalar sağladılar. Suyu olmayan pek çok kırsal bölgeye, yeldeğirmenleri aracılığıyla su gönderildi. Bugün, Güney Afrika'nın Karoo bölgesinde olduğu gibi, birçok bölgede su sağlayabilmek için bu yöntem işlevini hâlâ sürdürüyor.

İlk Teleskop


Bir Hollanda kenti olan Middelburg'da, 17. yüzyılın başlarında bazı gözlük yapımcıları, teleskoba benzer aygıtlar elde ettiklerini iddia ettiler. Bu iddiaların en güçlüsüyle ortaya çıkan Hans Lippershey, 1608 yılında, teleskop patenti almak için başvurdu. Yetkililerin huzurunda, aygıtını tanıttı. Gerçi buluşu patent verilecek nitelikte bulunmadı ama kendisi bir miktar para ile ödüllendirildi.
İtalyan bilim adamı Galilei Galileo da, teleskoba ilişkin söylentileri duymuştu. Kendisine bir teleskop yapmaya karar verdi. 1609 yılında, teleskobuyla gökyüzünü inceledi. Ay yüzeyinin tıpkı yeryüzü gibi engebeli olduğunu gördü. Venüsün güneş çevresinde döndüğünü keşfetti. O zaman dünya evrenin merkezi olduğu yolundaki inanışla ilgili olarak kuşkuya kapıldı. Bu kuşkusunun iyice güçlenmesi sonunda, öğretileri 2 bin yıldır dünya üniversitelerinde okutulan Yunan filozofları Aritotales ve Ptolemius'un düşüncelerine karşı savaş açtı. Evrenin merkezi olduğu söylenen dünyanın, aslında güneşin etrafında döndüğünü söyledi ve kilisenin hışmına uğradı.

İlk Tank

Savaşta ilk tank 15 Eylül 1916 günü, İngiliz birlikleri tarafından, Birinci Dünya Savaşı sırasında Fransa'nın Somme yöresinde kullanıldı. Başkomutan Sir Douglas Haig, 1 Eylül günü 100 tankı Somme cephesine göndermeyi umuyordu. Ne var ki, imalat sırasında ortaya çıkan bazı aksaklıklar nedeniyle, Eylül başına kadar ancak 49 tank cepheye ulaştırılabildi. Çarpışmalara ise yalnız 32'si katılabildi. Haig, tanklardan yararlanarak savaşı 1916 yılında bitirmeyi amaçlayan müttefik kuvvetlerine katkıda bulunmayı umuyordu. Tankların toplu halde tutulmasını ve düzenli hareket edilmesini istedi. Ama komutanları, onları cephe boyunca dağıttılar. Bazı yerel başarılara karşın, tankların savaşın sona erdirilmesinde önemli bir katkıları olmadı. Haig, yine de 1917 yılına kadar bin tankın üretilmesini emretti. Fransız ordusunda tank, ilk kez 16 Nisan 1917 günü kullanıldı. Fakat sonuç, tam bir hezimet oldu. 132 tanktan 57'si daha ilk gün Alman topçusunun yoğun ve başarılı ateşiyle savaş dışı bırakıldı. Tarihin ilk büyük tank saldırısı, 20 Kasım 1917 günü gerçekleştirildi. 378 İngiliz tankı, Hindenburg cephesini yararak 4 mil ilerlemeyi başardı. Fakat Alman topçusu ve hesapta olmayan arızalar, tankların 146'sını durdurdu. 43tanesi de barikatları aşamadan kaldı. Daha sonra Almanların püskürtme harekâtı sonunda, İngilizler geri çekilmek zorunda kaldılar.
18 Temmuz 1918 günü Fransız savunması, 567 tankla Batı cephesinde büyük bir başarı elde etti ve bu başarı tankın savaşta ne denli önemli bir silah olduğunu vurguladı. Aynı yılın 8 Temmuz günü, 534 İngiliz tankının İkinci Somme Muharebesi'nde elde ettiği başarı, Alman Genelkurmayı tarafından, "Alman ordusunun bu savaşta yaşadığı en kara gün" olarak değerlendirildi. İkinci Dünya Savaşı'na kadar bütün Avrupalı uluslar tank silahlarını geliştirmek için olağanüstü çaba gösterdiler. Bu alanda en büyük başarıyı Almanlar elde etti. İkinci Dünya Savaşı'nın ilk yıllarında, Alman panzer birlikleri, üstün manevra yetenekleri ve vurucu güçleriyle, savaşın kaderi üzerinde etkili oldular.
Tarihin en büyük tank savaşı ise, 1943 yılı Temmuz'unda, Rusya'nın Kurs bölgesinde verildi. Almanlar, 2 bin tanktan oluşan 17 panzer birliğiyle saldırıya geçtikleri Rus askerleri karşısında, çok ağır bir yenilgi aldılar. Böylece tankların üstünlüğü sona erdi.
Bugün Avrupa'da NATO'ya ait kuvvetlerin 7 bin tankına karşın Varşova Paktı üyelerinin 20 bin civarında tankı vardır.
Bunların en bilinenleri arasında, Valium, Librium ve Mogadon sayılabilir. Barbitürat esaslı ilaçlara göre daha az yan etkileri görülen bu ilaçlar, 1950'li yıllarda İsveçli ilaç firması Hofmann La Roche tarafından üretildi.

İlk Termometre

Hastalıkların tanımlanmasında büyük ölçüde yardımcı olan vücut ısılarının ölçülmesine ilişkin çalışmalar, ilk kez 1616 ve 1636 yılları arasında, İtalya'nın Padua kentinde yaşayan tıp profesörü Santorio Santorio tarafından gerçekleştirildi. Santorio, bu çalışmaları sırasında Galileo'nun 1592 yılında İtalya'da yaptığı termometreden yararlandı. O yıl, Londralı tıp adamlarından Thomas Allbutt, küçük ve kullanışlı klinik termometreyi yaptı.
Son yüzyıl içinde çok az değişikliğe uğrayan klinik termometre, cam bir tüp içindeki cıvadan oluşur.

İlk Çeşme

Miladi takvimin başlangıç yıllarında, Romalılar su borularıyla kente su getirmeyi başarmışlardı. Bu suların düzenli bir biçimde boşalmasını sağlamak için çeşmeler yaptılar. Çeşmeler, borunun içine yerleştirilen daire şeklinde bir parçanın hareketiyle denetleniyordu. Dairesel parça boruyu diklemesine kesecek şekilde durduğunda, borudan su akması engelleniyor, tersine açıldığında çeşmeden su alınabiliyordu. Bu sistem, bütün Ortaçağ boyunca kullanıldı.
19. yüzyıla gelindiğinde, evlerin pek çoğuna su tesisatı konmuş, ayrıca suyun akış hızı da artırılmıştı. Bu nedenle daha gelişmiş musluk türlerine gereksinim duyuldu. İngiltere'de, 1800 yılında Thomas Gryll, vidalı musluk sistemini buldu. Bu sistemde, vidanın her hareketinde akan suyun miktarı azalıyor, en sıkıştırıldığı anda da, su tamamen kesiliyordu.

İlk Kılıç

M.Ö. 3500 yıllarında Tunç Devri'nin başlamasıyla, insanlar erittikleri metallerden kılıç yapmaya başladılar. Asurlular ve Eski Yunanlılar tarafından dökülen tunç kılıçlar, önceleri küttü. Sonra bunların uçları ve yanları keskinleştirildi. M.Ö. 1100 yılında başlayan Demir Çağı'nda, insanlar kızgın demiri döverek daha keskin ve ince kılıçlar yapmayı başardılar.
Eski Yunanlılar, kıvrık ve keskin kenarlı kılıçlar kullanıyorlardı. Romalılar ise "gladius" adım verdikleri yakın döğüş amaçlı kısa kılıçları tercih ettiler. M.S. 600 yılından itibaren, Avrupa'da, 120 santim uzunluğunda, her iki kenarı da keskin kılıçlar yaygınlaştı. Bunların kabzalarının uç kısmında, denge unsuru olarak bir topuz bulunuyordu. 17. ve 18. yüzyıllarda, Avrupalı soylular çok ince ve sivri uçlu kılıçlar kullandılar. Düello için en ideal silah olan bu kılıçlar, günümüzde de eskrim sporunda kullanılmaktadır.
Araplar, İranlılar, Türkler, Hintliler ve Japonlar gibi Doğulu uluslar ise, daha derinden keseceğine inandıkları için kıvrık kılıçlara itibar ettiler. Sanayi devriminin başlamasından sonra dayanıklı çelikten çok zarif ve keskin kılıçlar üretildi. Özellikle İspanya'nın Toledo (Tuleytule) kenti ile Suriye'nin Şam kenti, ürettikleri kılıçlarla dünya çapında ün kazandılar. Kılıç, Ortaçağ'dan Birinci Dünya Savaşı'na kadar en önemli süvari silahı sayıldı ve 1914'ten sonra yerini ateşli silahlara bıraktı.

İlk Yay

Bilinen ilk yay sistemi, M.Ö. 1350 yılında, Mısır Firavunu Tutankamon'un arabasında kullanıldı. Kalın deriden şeritler halinde kesilen parçaların üst üste sarılmasıyla oluşan bu sistem, arabanın altına çakıldı ve sarsıntıyı belirli bir ölçüye kadar kesti.
Metal yayların atlı arabalarda kullanılmasına ise 16. yüzyılın sonlarından itibaren başlandı. Ancak bu yayların geniş çaplı kullanımı ise 18. yüzyıldan itibaren yaygınlaştı. Bu yayların yapımında, eşit genişlikte fakat farklı uzunlukta hafifçe bükülmüş metal tabakaların kesildikten sonra, en küçük parçaların en üste konması yönteminden yararlanılıyordu. En uzun parçaların kıvrık uçları arabanın gövdesine çakılırken orta kısmı —aynı zamanda en kalın yeri— de tekerleklerin dingiline iliştiriliyordu. Böylece oluşturulan yay sistemiyle, sarsıntı büyük ölçüde azaltılmış oluyordu.
Yay yapımı, kauçuğun ilk kullanıldığı alanlardan biri oldu. 1826 yılında, İngiltere'nin Manchester kentinden H.C.Lacy, arabalardaki metal yaylan kauçuk tabakalarından üretmek için ilk patenti aldı. 1845'te demiryollarında kullanılan arabalarda da kauçuk yaylar görülmeye başlandı.
Helezon şeklindeki yaylar ise ilk kez 18. yüzyılın ortalarında ortaya çıktı. Bu tür yaylar başta yatak yapımcılığı olmak üzere, pek çok iş kolunda bugün de kullanılmaktadır.
1950'li yıllarda, Fransız otomobilcilik kuruluşu, Citroen otomobillerde yay sisteminin yerine sıvı ve nitrojen gazının sarsıntı emici olarak kullanıldığı hidrolik süspansiyon sistemini geliştirdi.

İlk Kaşık

İlk insanlar, deniz hayvanlarının kabuklarını kaşık yerine kullanmayı öğrendiler. Eski Yunanlılar da yumurta yemek için tahtadan kaşık yaptılar. 17. yüzyıla gelinceye değin, yemek pişirirken tencere ve kazanları karıştırmak için kullanılan kaşık, o dönemden sonra bıçak ve çatal ile birleşerek, yemek masalarındaki yerini aldı.

İlk Fermuar

Chicago'dan Whitcomb L.Judson tarafından geliştirildi. Çizmeler ve ayakkabılar için düzenlenen bu yeni aygıt, 1893 yılında, Chicago Panayırında sergilendiğinde, Albay Lewis Walker'in dikkatini çekti. Walker, aynı yıl Autonlatic Hook and Eye Co. adlı bir şirket kurarak, üretime geçti. Judson'un buluşunda bazı tasarım hataları vardı. Bunların en önemlisi, kolayca açılabilir bir yapıya sahip olmasıydı. Daha gelişmiş bir modeli, 1902 yılında "Walker's Universal Fastener Co. " adlı şirket tarafından C-Curity markası altında üretilerek piyasaya sunuldu. Ancak halkın ilgisizliği yine de sürüyordu. En sonunda İsveç asıllı mühendis Gideon Sundback, New Jersey'de, bugün bildiğimiz modern fermuar tipini geliştirdi ve patentini 29 Nisan 1913 günü aldı. 1917'de ABD'nin savaşa girmesiyle, adeta bir gecede fermuar endüstrisi oluştu.

Kadınlarına Oy Hakkı Tanıyan İlk Ulus


Kendi kendini yönetme hakkına sahip Yeni Zelanda Kolonisi'nde, 19 Eylül 1893 günü kabul edilen ve Genel Vali'nin de onaylamasıyla yürürlüğe giren kararnameyle, kadınlara oy hakkı tanındı. Belirli bir yaş sınırlamasından başka hiçbir sınıflama getirilmedi. Bu konuyla ilgili ilk öneri, 1843 yılında Alfred Saunders (Önerisinin kabulünü 50 yıl sonra görebilecek kadar yaşama mutluluğuna erişti) tarafından getirilmişti, ama 1866 yılında Bayan K.Sheppard başkanlığındaki Kadın Hareketi'nin başlattığı kampanyaya gelinceye değin, başka destekçi çıkmadı Bunu izleyen yedi yıl içinde Bayan Sheppard ve yandaşları, parlamento üyelerinin çoğunluğunu kendilerinden yana çekebilmeyi başardılar. Azınlıkta kalan üyeler ise, Genel Vali'yi etkilemek üzere harekete geçtiler. Böyle bir kararın alınmasıyla, "Majesteleri, İngiltere Kraliçesi'nin" çıkarlarının tehlikeye düşebileceğini öne sürüyorlardı. Bütün çabalara rağmen, parlamento, hem muhalefetteki Muhafazakâr Parti'nin, hem de iktidardaki Liberal Parti'nin desteğiyle yasayı kabul etti ve kadınlara oy hakkı tanıdı. 28 Kasım 1893 günü yapılan ilk genel seçimlerde, sayıları 90 bini bulan kadın seçmenler de, yöneticilerini belirlemek için oy kullandılar.

İlk Alafranga Tuvalet

İngiltere'de, Elizabeth çağı ozanlarından Sir John Harington, ilk alafranga tuvaletin modelini çizdi. Bu tuvalet, yaptığı takımların üzerine adının baş harflerini "T.C. " olarak hakeden bir usta tarafından, 1589 yılında Sir Harington'un Kelston'daki evine monte edildi. 1596'da Sir Harington, "The Metamorphosis of Ajax"-"Tuvaletin Evrimi" adlı bir kitap yazdı. Bu kitapta, alafranga tuvaletin malzemesi ve yapılışı, fiyatlarıyla birlikte anlatıldıktan sonra, nasıl kullanılacağı da ayrıntılı çizimlerle tanıtıldı. Temizlik için gerekli olan su, tuvaletin hemen arkasındaki balıklı bir tanktan geliyordu. Tuvalet kullanıldıktan sonra, oturma yerinin yanındaki bir kol çekiliyor, su, bu kolun kaldırdığı kapaktan geçerek pisliği götürüyordu.
Nasıl kullanılacağını gösteren bir de kitap yazmasına karşın, Harington'un tuvaletinden yalnız iki tane yapıldı. Bunlardan birini zaten kendi evine kurdurmuştu. İkincisini, Harington'un vaftiz annesi olan Kraliçe Elizabeth, Richmond Sarayı'na yaptırdı. Harington, temizliğe çok düşkün bir insandı. Her gün mutlaka banyo yapması, yakın dostları tarafından "akıl almaz bir delilik" diye nitelendirildi. Ama Kraliçe Elizabeth için aynı şeyleri söylemek biraz zordu. İngiltere tahtının hâkimi, ayda bir kez, o da "Acaba gerek yar mı?" diye uzun uzun düşündükten sonra yıkanırdı.

İlk Cep Saati

1462 yılında, İtalyan saatçi Bartholomew Manfredi, Manta Markisi'ne bir mektup yazarak, ona Modena Dükü'nünkinden çok daha güzel bir cep saati yapmayı önerdi. Bu belge, cep saatine ilişkin en eski belgedir.
Günümüze kadar kalabilen en eski saat ise, 16. yüzyılın başlarında Bavyera'nın Nuremberg kentinde Peter Hanlein tarafından yapıldı. Bu saat, halen Philadelphia Memorial Hall'da muhafaza edilmektedir. Müzede, saatin yapım yılı olarak 1504 yılı gösterilmekteyse de, bu bilginin doğruluğu biraz kuşkuludur. Çünkü bazı belgeler, Henlein'in 1509 yılında saatçi işliğini açtığını gösterirken, onun saat üretmeyi başardığını gösteren ilk belge de, İ511'den kalmadır. O yıl, Nuremberg sakinlerinden Johannes Cocclaeus, bukonuya ilişkin olarak şunları yazdı:
"Günden güne deha eseri buluşlar birbirini izliyor. Petrus Hele (Peter Henlein) adlı genç adam da, geçenlerde yaptığı böyle bir buluşla, en büyük matematik bilginlerini bile hayretler içinde bıraktı. Çok az bir demir parçasından ve hiçbir ağırlığa bağlı olmadan çalışan bir saat yaptı. Bir tür yuvarlak tekerleği andıran bu saat, cebe konabildiği gibi, boyna da asılabiliyor ve ne durumda olursa olsun, vakti gösteriyor."

Akrepli Ve Yelkovanlı İlk Saat

1665 yılında, İngiltere'nin Bermondsey kentinde John Fitter tarafından yapıldı. O güne gelinceye değin, cep saatlerinde yalnız saati gösteren bir kol vardı. Fitter'ın geliştirdiği teknik sayesinde hem saati, hem de dakikayı gösteren saat yapılmış, oldu.

Mücevherli İlk Saat

Londra'da yaşayan İsveç asıllı geometri ve optik bilgini Facio de Duillier ile Fransız asıllı saat yapımcısı Peter Debaufre adına patent tescili, 1 Mayıs 1704 günü yapıldı. Bu ikili tarafından hazırlanan ilk mücevherli saatin, Sir Isaac Newton tarafından kullanıldığı söylenir. Saatlere mücevher takılması, 1825 yılına gelene değin, oldukça ender görülen bir işlemdi. O yıl İsviçre'nin La Chaux-de-Fonds kentinde, saat mücevherciliği, başlı başına bir işkolu haline geldi ve bu dönemin ardından, mücevherli saat imali hızlandı.

İlk Kol Saati


İlk kol saatine ilişkin en eski belge, 1790 yılına aittir. Bu belgeye göre, Cenevre'de saat yapımıyla uğraşan Jaquet-Droz und Leschot firması, "bileğe takılabilecek" bir saat yapmayı başardı. Günümüze kadar ulaşabilen en eski kol saati örneği ise, 1806 yılından kalmadır. Parisli kuyumcu Nitot tarafından yapılan bu altın saatin kemeri de, inci ve yakutlarla süslenmişti ve İmparatoriçe Josephine'e aitti. 19. yüzyılda yapılan bu tür saatler, saatçilerden çok kuyumcuların eseridir. İlk erkek kol saatleri, Alman Donanması tarafından 1880 yılında La Chaux-de-Fonds kentindeki C. Girard-Perregaux'ya siparişedildi. Bunlar, süsten çok, zaman ölçme aygıtı görevini üstlenen saatlerdi ve Alman denizcileri için görevleri sırasında gerçekten yararlı oldu. Mekanik aksamların oturtulduğu kasa, altından yapılmıştı ve kemer olarak da deri kullanılıyordu. Girard-Perregaux firması Alman Donanması için hazırladığı saatleri, genel olarak da pazarlayabilmek için yeni parti imalata geçti. Ancak, o dönemde bu kol saatlerine tek ilgi, Peru'dan geldi. Amerikalıların ve öteki ülke insanlarının ilgisizliği, İsviçre'de erken doğum yapan kol saati endüstrisini engelledi.
1908 yılında Parisli hanımların kol saatleri takmaya başlamasıyla, Avrupa kıtasında bu saatlere olan ilgi, büyük ölçüde arttı.
Birinci Dünya Savaşı'na gelinceye değin, erkeklerin kol saati takması, kadınsı bir davranış olarak değerlendiriliyordu. Ancak, savaş sırasında cep saatlerinden çok daha pratik oldukları anlaşılınca, bu değer yargısı da ömrünü doldurdu.

İlk Trafik İşaretleri

İngiltere'de, bölgesel bisiklet kulüpleri tarafından 1879 yılının Aralık ayında karayollarının kimi bölümlerine takıldı. Tahta direkler üzerine metal plakalar çakılarak elde edilen bu ilk trafik işaretlerinin üzerinde şu uyarı vardı: "BİSİKLETÇİLER, DİKKAT. BU TEPE TEHLİKELİDİR" İlk yıl yaptırılan 25 uyarının nerelere çakıldığı tam olarak bilinemiyor.
Arabalar için "ilk trafik işareti" ise, 1901 yılının Ekim ayında il yönetiminden gerekli izin alınarak İngiltere'nin Gloucester kentinde Birdlip Tepesi'ne takıldı. Bu uyarı işaretini Kraliyet Otomobil Kulübü hazırlatmıştı. Yerel yetkililer tarafından hazırlatılan trafik işaretlerinin karayollarına konulması ise
1903 yılında çıkarılan Motorlu Araçlar Yasası'ndan sonra başlatıldı. 10 Mart 1904 günü, trafik işaretlerinin biçimlerine ilişkin öneriler yayınlandı. Ancak, yerel yetkililer bu önerilere uyup uymamak konusunda serbesttiler. Söz konusu önerilerde, 45 cm çapındaki yuvarlak metal tabakalar üzerinde etrafı beyaz bir çember içinde hız sınırları, kırmızı zemin üzerinde çeşitli yasaklar, kırmızı üçgen zemin üzerinde çeşitli uyarılar bulunuyordu. Ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi, yerel yetkililer, bu önerileri dikkate alıp almamakta kesinlikle serbesttiler. Pek çoğu da dikkate almadı.
Belirli bir standardizasyona gidilinceye değin, değişik ülkelerin değişik kentlerinde bilefarklı trafik işaretleri kullanılıyordu. Fotoğrafta görülen "uyan işareti", çok eğimli bir tepeye yaklaşan sürücüleri uyarmak üzere 1910 yılında İngiltere'de kullanıldı.

Bunun doğal bir sonucu 'olarak, çok değişik biçim ve renkte trafik sinyalleri türedi. Bunlar yöreden yöreye öylesine farklılıklar gösteriyorlardı ki, bir yerden bir başka yere ilk kez giden bir sürücünün yoldaki işaretleri arabasıyla giderken çabucak görüp kavrayabilmesi olanaksızdı. 1930 yılında çıkarılan bir yasa ile ülkenin her tarafında tek tip trafik işaretleri kullanılmasına başlandı.
Belirli sayıda da olsa, ilk ulusal nitelikteki trafik işareti uygulamasını başlatan ülke Fransa'dır. 1903 yılında Otomobilciler Derneği tarafından hazırlanıp, Fransa'nın her yerinde geçerli olan tek tip trafik işaretlerinden bazıları, günümüzde de kullanılmaktadır. Bunlar, "Sola dön", "Sağa dön", "Köprü", "Eğimli yol"dur.
İlk uluslararası karayolu levhaları ise, 1909 yılında Paris'te toplanan Uluslararası Motorlu Araçlar Konvansiyonu’nda saptandı. Avrupa'nın pek çok ülkesi bu toplantıya katıldı ve alınan kararlan uyguladı. İngiltere ise toplantıya katılmamıştı. Paris'te alınan kararlardan yalnızca beş tanesini 1929 yılında uygulamaya koydu.
Halen tüm dünyada kullanılan karayolu trafik işaretleri de boyut, biçim ve anlatım olarak 1949 yılında Cenevre'de yapılan Birleşmiş Milletler Karayolu Ulaşımı Konferansı'nda saptandı.

İlk Daktilo

Pratikte başarılı sonuç veren ilk daktilo, 1808 yılında İtalya'nın Reggio Emilia yöresinden Pellegrine Turri tarafından geliştirildi. Turri, gözleri görmeyen arkadaşı Kontes Carolina Fantoni'nin rahatlıkla yazabilmesi için yapmıştı. Turri ve Fantoni, bu aygıtın da yardımıyla uzun süre mektuplaştılar. Kontesin, 1808–1810 yılları arasında daktiloyla yazdığı mektupların 16 tanesi, halen Reggio eyalet arşivlerinde saklanmaktadır. Daktilonun teknik yapısına ilişkin olarak elimizde hiçbir bilgi yok. Ancak eldeki mektupların incelenmesiyle, bu daktilonun 27 tuşu bulunduğu anlaşılıyor. Bu tuşlardan 23 tanesi, İtalyan alfabesindeki harfleri, dört tanesi de noktalama işaretlerini taşıyordu.

Seri Üretimi Yapılan İlk Daktilo

Danimarka'da "Skrivekugle-Yazan Top" adıyla 1870 yılının Ekim ayında piyasaya çıktı. Aygıtın mucidi Pastor Malling Hansen idi. Üretimini ise Kopenhag'daki Jurgens Mekaniske Establissement tesisleri gerçekleştirdi. Pirinç ve çelikten yapılan bu daktilonun ağırlığı 80 kilo civarındaydı. Üzerinde 52 tuş vardı. 1872 yılında İngiltere'de satışına başlandığında fiyatı 100 sterlindi. Hansen'in buluşu olan daktilolar, Avrupa'da ve Amerika'da satıldı ve pek çok modeli Birinci Dünya Savaşı'nda kullanıldı.

Hem büyük, hem de küçük harf yazabilen ilk daktiloyu, 1878 yılında New York'taki Remington firması üretti. 1883 yılında, Kanada'nın Toronto kentinde faaliyet gösteren Hortor firması, kullanan kişinin yazdıklarını görebildiği ilk daktiloyu yaptı. Portatif ilk daktilo ise 1897 yılında, ABD'nin Stamford kentinde Blickensderfer firmasınca, Blick No7 modeliyle piyasaya çıkarıldı. Bu ilk portatif daktilonun ağırlığı 3.5 kiloydu. 1901 yılında, Washington'daki Cahili Writing Machine Co. Şirketi, Dr. Thaddeus Cahill'in buluşu olan ilk elektrikli daktilonun üretimini başlattı. İlk 40 aygıtın maliyeti 157 bin doları bulunca, projeden vazgeçildi. 1902 yılında Blickensderfer şirketi, ilk başarılı elektrikli daktilo üretimini gerçekleştirdi.

İlk Şemsiye

Fransa Kralı VIII. Louis'nin mal varlığının listesi 1637 yılında çıkarılırken bir bölümünde de şu satırlar yazıldı: "Taftadan yapılmış, değişik renklerde 11 güneş siperliği. Yağlı kumaştan üç şemsiye. Hepsinin de sapları altın ve gümüşten."
Bu listeden çağdaş uygarlığın ilk günlerinde yağmurlu ve güneşli havalar için ayrı ayrı şemsiye türleri kullanıldığını anlıyoruz. Kuşkusuz, Kral VIII. Louisve kendisinden sonragelen öteki erkekler hiç şemsiye taşımadılar. Ancak VIII. Louis ' nin güzel eşi Avusturyalı Anne, bir gün zarif bir şemsiyeyle, halk arasında görüldü ve bu Parisli hanımlar arasında şemsiye modasının büyük bir hızla yayılmasına neden oldu.
Erkeklerin şemsiyeye karşı olan önyargılı tutumları da ilk kez Fransa'da değişti. Parisli üretici Marius, 1715 yılında ilk açılıp kapatılabilir erkek şemsiyesini yaptı. Bu ürününü tanıtabilmek için hazırladığı reklam kampanyasında el çizimi resimlerle süslenmiş posterler kullandı. Bu posterlerde çok güzel bir genç kadın, modanın son örneklerinden bir bayan şemsiyesiyle yürüyordu. Yanında da güçlü ve yakışıklı bir erkek vardı. Erkeğin elindeki şemsiye ise süs ve aksesuardan yoksundu.
18. yüzyılda şemsiye fiyatları çok yüksekti. Örneğin Ambrose Barnes, 1718 yılında bir şemsiyeyi 25 şiline aldığından söz ediyor. Bu nedenle, insanlar şemsiye almak yerine gerektiğinde kiralamayı yeğliyorlardı. Hemen her kilise, kahvehane ya da kulüpte kiralık şemsiye bulmak mümkündü.
İngiltere'de erkeklerin şemsiye taşımaları ise ancak 18. yüzyılın sonlarına doğru olağan bir durum haline gelebildi. 1750 yılında Rusya ve İran'a yaptığı yedi yıllık geziden dönen Jonas Hanway, oradan kazandığı alışkanlıkla, Londra'da şemsiye ile sokağa çıkan ilk erkek oldu. Önceleri onu kınayanların sayısı çok fazla idi. Ama 30 yıl sonra şemsiyesizlik kınanmaya başlandı.

İlk Metro

Metro fikri ilk kez 1846 yılında Metropolitan Demiryolları'nı incelemekle görevli komisyonun üyelerinden Charles Pearson'ın kafasında oluştu. 1853 yılında bu amacı gerçekleştirmek üzere North Metropolitan Railway Co. Adlı şirket kuruldu. Mali güçlükler nedeniyle çok zaman yitirildi, ilk kez hattın yapımına 1860 yılının Ocak ayında, Londra'da, Euston Square'de başlanabildi. 4 mil uzunluğundaki ilk hat, 10 Ocak 1863 günü saat 06.00'da hizmete girdi. Farrington Street ile Paddington ana terminalleri arasında yedi istasyon bulunuyordu ve tüm ulaşım süresi 33 dakika idi. Yolcu vagonları gaz lambalarıyla aydınlatılıyordu ve Daily Telegraph gazetesinin yazdığına göre, "Birinci mevki vagonlarda ışık o denli güçlüydü ki, insanlar gazetelerini çıkarıp rahatlıkla okuyabiliyorlardı." İlk gün, 15'erdakika aralıklarla kalkan dörder vagonluk altı katar, karşılıklı 120 sefer yaptı ve 30 bin yolcu taşıdı.

İlk Süpürge Makinesi

1901 yılında, köprü mühendisi Hubert Cecil Booth tarafından gerçekleştirildi. O yıl, Bay Booth bir gün Londra'daki St. Pancras istasyonunun lokantasında otururken, vagonların nasıl temizlendiğini gördü. Sıkıştırılmış hava ile çalışan makineler aracılığıyla görevliler vagonları temizliyorlardı. Ancak makine ne denli güçle üflerse üflesin, havaya kalkan tozlar, bir süre sonra yeniden koltukların üzerine iniyorlardı. Bu durumu gören Bay Booth, üfleme sisteminin yanlış olduğunu, makinelerin tam tersine, tozlan emmeleri gerektiğini söyledi. Çevresindekiler, böyle bir şeyin mümkün olamayacağını öne sürdüler. Bunun üzerine cebinden bir mendil çıkardı ve oturduğu deri koltuğun üzerine torba şeklinde koydu. Ağzını beze dayadı ve hızla içini çekti. Mendili eline aldığında koltuğa değen kısmının tozlarla kaplanmış olduğu görüldü. Daha sonra bu sistemi geliştirdi ve "emici süpürge makinesi"nin ilk prototipini o yıl içinde yapmayı başardı. Vacuum Cleaner Co. Ltd adlı bir şirket kurdu ve 25 Şubat 1902 günü, Booth, şirketini tanıtan ilk broşürleri bastırdı.
O dönemde, pek az evde elektrik bağlıydı ve emici süpürgenin fiyatı da herkesin alamayacağı kadar pahalıydı. Bu nedenle Booth, ürettiği makineleri satmak yerine bir temizlik servisi kurmayı akıl etti. Dört tekerlekli bir atlı arabanın üzerine akaryakıt ya da elektrikle çalışabilen çok güçlü bir emici pompa yerleştirdi. Bu pompa, isteyen müşterinin evinin önüne kadar arabayla taşınıyordu. 230 metre uzunluğundaki hortum, birinci kat pencerelerinden birinden binanın içine sokulduktan sonra tüm halı, perde ve döşemeler üzerindeki tozlar emiliyordu. BBC'de kendisiyle yapılan bir programda, Booth, aygıtının tek olumsuz yönünün, çıkardığı aşırı gürültü olduğunu söyledi. Zira pompa çalıştığı anlarda, çevreden geçen atlar ürküyor, arabacılar çok zor durumlarda kalıyorlardı.

Booth'un süpürgesi, en önemli işlevlerinden birini,1902 yılında İngiltere Kralı VII. Edward’ın "taç giyme törenleri"nde yerine getirdi. Kral'ın taç giyeceği kilisede tüm hazırlıklar tamamlanmıştı. Birden, yerdeki açık mavi halı döşemenin son derece tozlu olduğu görüldü. Kral, taç giymek için bu zemine diz çökemezdi. Üstelik alışılagelmiş yöntemlerle kiliseyi süpürerek temizlemek için de vakit çok geçti. Booth, bu durumu haber alınca, töreni düzenlemekle görevli saray yetkilisine giderek, yardım önerisinde bulundu. Bir saat sonra, Booth'un arabası, kilisenin önüne getirildi ve dev hortum sıraların arasında dolaşmaya başladı. Olayı öğrenen Kral çok memnun oldu ve Buckingham Sarayı'nda kendisi ve Kraliçe Alexandra için de bir "gösteri" düzenlemesini istedi. Bu gösteriden sonra Booth, makine satmama politikasında bir değişiklik yapmak zorunda kaldı. Çünkü bu kez sipariş, bizzat Kral'dan geliyordu ve çok geçmeden biri, Buckingham Sarayı'na, diğeri de Windsor Şatosu'na, iki adet emici süpürge satıldı.
Kraliyet ailesinin gösterdiği bu ilgi, Londra sosyetesine de yansımakta gecikmedi. İngiliz soyluları, bu yeni aygıtı yalnızca yararlı bir temizlik aracı olarak değil, aynı zamanda bir gösteri unsuru olarak da kabul ediyorlardı. Pek çok soylu ailenin düzenlediği suarelerde, Booth'un şirketinden gelen görevlilerin yaptığı temizlik, ilgiyle izlenen bir gösteri niteliğini taşıyordu. Halıların ve perdelerin temizlenişini soyluların büyük bir zevkle izlediğini öğrenen Booth, şeffaf bir hortum takarak, sosyete mensubu kişilerin kendi pisliklerini daha iyi görebilmelerini, böylece daha çok zevk alabilmelerini sağladı (!)
Elektrikli "ev tipi" ilk portatif süpürge, 1905 yılında San Francisco'da Chapman and Skinner tarafından piyasaya sürüldü. Ağırlığı 46 kilo olan bu makinenin bir benzeri de, ertesi yıl Booth'un Londra'daki tesislerinde üretildi.
Toz torbası, sapına bağlı olan portatif elektrik süpürgelerinin ilki de 1907 yılında ABD'nin Ohio eyaleti, Canton kentinde, J. Murray Spangler tarafından yapıldı. Spangler, bu ilk makinesinde, toz emici torba olarak karısından büyük ricalar karşılığında alabildiği bir yastık kılıfını kullanmıştı.
Bir gün, bir rastlantı sonucu Spangler'in buluşunu gören hemşerisi J.H. Hoover, bu harika makineye büyük ilgi duydu. Asıl mesleği, koşum yapımcılığıydı. Ancak, otomobillerin sayısının hızla artması, onun işine olan ilgisini azaltmış, Hoover de yeni bir iş arayışına girmişti. Ne yapıp etti ve Spangler'den elektrik süpürgesinin yapım haklarını satın aldı. 1908 yılında, tanesi 70 dolardan ilk modellerini piyasaya çıkardı. Bu yeni aygıta olan ilgi öylesine büyük boyutlara ulaştı ki, üç yıl sonra Hoover, Kanada'da ayrı bir fabrika açmak zorunda kaldı. Oradan da tüm dünyaya yayıldı. Aygıtın bulucusu olan Spangler'in adı silinip giderken, Hoover adı yalnızca elektrik süpürgesinin simgesi olmakla kalmadı, birçok dilde elektrik süpürgesiyle temizlik yapmaya "Hooverlemek" dendi.

Çayın İlk Ortaya Çıkışı

Avrupalılar, çayı 1609 yılında, Dutch India Co. adlı şirketin Çin'den "çay " getirtmesiyle tanıdılar. 1615 yılında Doğu Hindistan'da çalışan Wickham adında bir İngiliz, evine yazdığı 27 Haziran tarihli mektupta, gönderdiği çayları alıp almadıklarını soruyordu. Yaklaşık yarım yüzyıl sonra, İngiltere'nin Change Hill yöresinden Thomas Garraway (ya da Garway) adlı biri, çay konusunda şunları yazıyordu:
"İngiltere'de çay, önceleri dört, bazen de beş kiloluk paketlerde yaprak halinde satılırdı. Gerek çok az bulunabilir olması, gerekse fiyatının aşırı yüksekliği nedeniyle 1651 yılına gelinceye kadar, ancak çok zenginler ve soylular tarafından tedavi ya da keyif amacıyla kullanıldı. Hatta bu dönemde çay, prens ve prenseslere verilecek en değerli armağanlardan biri olabilecek kadar kıymetliydi. 1651 yılında ben Doğu'ya gidip gelen gezgin ve tacirlerden biraz çay aldım ve nasıl yapıldığını da onlardan öğrendim. Sonra, elimdeki çayı yarım kilosu 50 şilinden sattım."

1839 yılına gelinceye kadar, İngiltere'ye gelen tüm çaylar, Çin kökenliydi. O yılın 10 Ocak günü, Hindistan'dan gelen sekiz kasa Hint çayı, Mincing Lane'deki çay müzayede salonunda açık artırmaya çıkarıldı. Yarım kilosu 16 şilinden başlayan açık artırma sonucunda, çayların hepsini Yüzbaşı Pidding adında biri, yarım kilosunu 34 şilinden satın aldı.

ZİYARETÇİ SAYACI

Çevrimiçi: ziyaretçi

Bugün: 714 ziyaretçi

Toplam: 1336200 ziyaretçi

IP Adresiniz: 54.146.141.60

ZİYARETÇİ DEFTERİ

KRONOLOJİK TARİH

» Dünya Tarihi Kronolojisi

» Türk Tarihi Kronolojisi

» Selçuklu Tarihi Kronolojisi

» Osmanlı Tarihi Kronolojisi

» İnkılap Tarihi Kronolojisi

» Bilim Tarihi Kronolojisi

» İslam Tarihi Kronolojisi

» Kurtuluş Savaşı Kronolojisi

» Avrupa Birliği Kronolojisi

» Sanat Tarihi Kronolojisi

İLKLER TARİHİ

» Türkiye'de İlkler

» İlk Buluşlar

» Dünyada İlkler Tarihi

» İlk Müslüman Türk Devletleri

» İlk Türk Devletleri

» Türk Edebiyatında İlkler

» Dünya Edebiyatında İlkler

» Türk Sinemasında İlkler

» Türk Sporunda İlkler

» Türk Tarihinde İlkler

ÜLKELER

» Ülkeler Hakkında Bilgiler

» Ülkeler Neleri İle Ünlü

» Az Bilinen Ülkeler

» Ülkeler ve Başkentleri

» Ülkelerin Para Birimleri

» Ülkelerin Tatil Günleri

» Ülkelerin İlginç Yasakları

» Ülkelerin Evlilik Gelenekleri

TARİH

» Haçlı Seferleri

» Osmanlı Eserleri

» Selçuklu Eserleri

» İnönü Savaşları

» Birinci Dünya Savaşı

» İkinci Dünya Savaşı

» İstanbul'un Fethi

SPOR

» Futbol

» Basketbol

» Voleybol

» Tenis

» Masa Tenisi

» Atletizm

» Cirit

» Olimpiyat Oyunları

RESİM

» Resim Nedir

» Resim Teknikleri

» Ünlü Türk Ressamları

» Çağdaş Sanat Akımları

» Renklerin Dili

2010 - 2014 Eğitici Bilgi

| Ana Sayfa | İletişim | Banner Kodları | Ziyaretçi Defteri |

Ödev
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=